9 Nisan 2015 Perşembe

Prof Dr D.Ali Ercan : Albert ve David

Değerli arkadaşlar, 
Aşağıdaki alıntı 1951 yılında Büyük Fizikçi Albert Einstein ve İsrail Devletinin ilk Başbakanı(1948) David Ben-Gurion arasında Din ve inanç üzerine (almanca) geçen bir konuşmadır. Son cümleleri ben tercüme ettim. 
Einstein Tanrı ve ibadet konusundaki bir soruyu,  bir başka yerde de şöyle yanıtlamıştı: "Benim dinim, Evrene olan hayranlığım, ibadetim de onu araştırmaktır" 

Ortadoğu dinlerinin kutsal kitaplarında betimlenen Tanrı kavramını reddeden ve böyle bir Tanrının olamayacağını basit ve keskin bir mantıkla kanıtlayan Einstein sonunda David'i ikna ediyor. Einstein gibi düşünenlere, yani belli bir dine mensup olmayan ve fakat Tanrı (Yaratıcı) kavramını da dışlamayanlara  'Deist'deniyor. Sevgilerimle. æ



David Ben-Gurion 1886-1973 Albert Einstein 1879-1955

Albert Einstein ve David Ben-Gurion sohbeti
1951, Princeton USA

...

DBG: Geleneksel Tanrı görüşüne inanmıyorum, ama maddeden başka şey olmadığına da inanamam; söylediklerimin bir anlamı var mı bilmiyorum?
AE: Var
DBG: Bakın, beyin maddeden oluşmaktadır, tıpkı masa gibi. Ama masa düşünemez. Beyin canlı bir organizmanın parçasıdır, tıpkı tırnaklarım gibi ama tırnaklarım da düşünemez. Üstelik vücudumdan ayırırsanız beynim de kendi başına düşünemez. Düşünceyi mümkün kılan şey kafa ve vücudun birleşimidir. Bu da beni Evrenin düşünme yeteneğine sahip bir vücutolabileceği ihtimalini değerlendirmeye yönlendirdi. Ne dersiniz?
AE: Mümkün
DBG: Sizin ateist olduğunuz söylenir, Profesör. Ama siz...
AE: Ben ateist değilim
DBG: Ah, siz dindar mısınız?
AE: öyle de denebilir… (Einstein deisttir. æ)
DBG: Ama bir yerlerde sizin İncil'in yanlışlığına dair...
AE: (güldü) Doğru
DBG: o zaman Tanrı'nın varlığına inanmıyorsunuz demektir
AE: İncil'deki Tanrı'nın varlığına inanmıyorum demektir
DBG: Ne fark var?
AE: (iç çeker) Bildiğiniz gibi çocukken son derece dindar olarak yetiştirildim. Ama on iki yaşına geldiğimde popüler olan bilim kitaplarını okumaya başladım ve bilirsiniz...
DBG: Evet
AE: ...ve İncil'de anlatılan hikayelerin büyük bölümünün ‘masal’ olduğuna karar
verdim. O anda da inanmayı bıraktım. 
Kişisel Tanrı fikri saflıktır, hatta çocukçadır
DBG: Neden
AE: Çünkü bu antropomorfik bir kavramdır, kaderini yönlendirmeye çalışan
ve zor zamanlarında sığınacak bir yer arayan insanın yarattığı bir fantezidir.Doğanın üzerinde bir gücümüz olmadığı için bizler de doğanın  bizlere kulak veren ve yön gösteren koruyucu ve ataerkil bir Tanrı'nın kontrolünde olduğu fikrini yarattık. Bu sizce de insana huzur veren bir düşünce değil mi? Eğer dua edersek onun doğayı kontrol edeceği ve ihtiyaçlarımızı karşılayacağı sanrısını geliştirdik, tıpkı büyü gibi. İşler kötüye gittiğinde böyle merhametli bir Tanrı'nın nasıl böyle bir şeye izin verdiğini anlayamadığımızdan kendimize mutlaka bunda da bir hayır olduğunu söyleyerek kendimizi rahatlattık. Ama bunun bir anlamı yok, öyle değil mi?
DBG: Tanrı'nın bizimle ilgilenmediğine mi inanıyorsunuz?
AE: Bir düşünün; Milyonlarca yıldızı bulunan orta boy bir galaksinin çevresindeki bir yıldızının üçüncü gezegeninde yaşayan milyonlarca türden yalnızca biriyiz, bu galaksi ise evrende var olan milyarlarca galaksiden sadece biri. Böyle akıl almaz boyutlarda bir yapı içerisinde bir Tanrı'nın her birimize tek tek ilgilenebileceğine nasıl inanabilirim?
DBG: Fakat İncil O'nun iyi ve Omnipotent (kadir-i mutlak) olduğunu söylüyor. Eğer her şeye gücü yetiyorsa dilediği her şeyi yapabilir, yani hem Evrenle, hem de her birimizle tek tek ilgilenebilir.
AE: (dizine vurarak) İyi ve her şeye gücü yeten mi? Ne saçma bir fikir. Eğer İncil'in söylediği gibi iyi ve her şeye gücü yeten ise neden kötülüğün var olmasına izin veriyor? Eğer düşünürsen bu iki kavramın birbiriyle çeliştiğini görürsün. Eğer Tanrı iyi ise o zaman her şeye gücü yeten değildir; çünkü kötülüğü ortadan kaldırmaya gücü yetmiyor. Eğer her şeye gücü yeten ise o zaman iyi olamaz; çünkü kötülüğün olmasına izin veriyor. İkisinin bir arada bulunması mümkün değildir. Hangisini tercih edersiniz?
DBG: Tanrı'nın iyi olduğu fikrini sanırım.
AE: İyi de, bunun ucu açık bir fikir olduğunu görmüyor musunuz? Eğer İncil'i dikkatlice okursanız, oradaki Tanrı'nın koruyucu değil de kıskanç olduğunu görürsünüz, körü körüne iman ve fedakarlık isteyen bir tanrı. Korku saçan, ceza veren, sırf sadakatinden emin olmak için İbrahim'den oğlunu kurban etmesini isteyen bir tanrı. Eğer her şeye gücü yetiyor olsaydı, İbrahim'in güvenilir olduğunu bilemez miydi? Eğer iyiyse neden böyle zalimde bir imtihan yaptı? Dolayısıyla iyi olamaz...
DBG: (kahkahayı patlattı) Beni alt ettiniz Profesör; peki öyleyse, Tanrı iyi olmak zorunda değil. Ama Evrenin yaratıcısı olarak en azından her şeye gücü yetendir, öyle değil mi?
AE: Emin misiniz? Eğer öyleyse zaten onun mahlûkları olan canlıları neden cezalandırıyor? Bunu yaptığında aslında kendisinin sorumlu olduğu şeylerden dolayı yarattıklarını cezalandırıyor olmaz mı? Yarattıklarını yargılayarak aslında kendisini yargılamış olmuyor mu? Dürüst olmak gerekirse bence tek mazereti zaten var olmamasıdır. Üstelik eğer dikkatli bakarsak, her şeye gücünün yetmesinin de mümkün olmadığını görürüz. Çünkü bu da çözülemez çelişkilerle dolu bir kavramdır.
DBG: Ne demek istiyorsunuz?
 AE: Her şeye gücünün yetmesinin imkansızlığını açıklayan bir paradoks vardır ve şu şekilde açıklanabilir: Eğer Tanrı'nın her şeye gücü yetiyorsa kendisinin bile çözemediği bir şifre yaratabilir mi? Gördünüz mü? İşte çelişki de burada yatıyor zaten. Eğer Tanrı şifreyi çözemez ise her şeye gücü yeten değildir. Eğer çözerse yine değildir; çünkü kendisinin çözemeyeceği bir şifre yaratmayı başaramamıştır. Sonuç: Her şeye gücü yeten bir Tanrı yok. Bu anlamadığı şeyleri çözmek için bir yol ve sığınacak bir yer arayan insanın uydurduğu bir hayaldir.
DBG: Öyleyse Tanrı'ya inanmıyorsunuz?
AE: İncil'de bir şahıs olarak anlatılan Tanrı'ya inanmıyorum, hayır.
DBG: Maddeden başka bir şey olmadığını düşünüyorsunuz, öyle değil mi?
AE: Hayır, kesinlikle var. Enerji ve maddenin arkasında bir şey olmalı.
DBG: Profesör bana kesin cevap verin. İnanıyor musunuz, inanmıyor musunuz?
AE: Daha önce söyledim zaten. İncil'deki Tanrı'ya inanmıyorum.
DBG: Peki, neye inanıyorsunuz?
AE: Dünyanın kurallı ahenginde tecelli eden Spinoza'nın tanrısına inanıyorum. Evrenin güzelliğine ve basit mantığına hayranım.Evrenin bütününde kendini gösteren bir Tanrı'ya inanıyorum...
DBG: Profesör, sizce Tanrı'nın varlığını ispatlamak mümkün mü?
 AE: Hayır, Sayın Başbakan. Tanrı'nın ne varlığını ne de yokluğunu ispatlayabiliriz. Sadece gizemi hisseder ve evren şeklinde kendisini gösteren nefes kesici plan karşısında hayrete düşeriz.
DBG: Neden Tanrı'nın varlığını veya yokluğunu ispatlamaya çalışmıyorsunuz?
AE: Dediğim gibi, mümkün olduğunu düşünmüyorum.
 DBG: Mümkün olsa bunu nasıl yapmaya kalkışırdınız?
AE: “Raffiniert ist der Herrgot, aber boshaft ist er nicht” (Tanrı kurnazdır, fakat kötücül değildir)
DBG: (şaşkın bir bakış atarak) “Was wollen Sie damit sagen?” (Bununla ne demek istiyorsunuz?)
AE: “Die Natur verbirgt ihr Geheimnis durch die Erhabenheit ihres Wesens, aber nicht durch List.” (Doğa, varlığının yüceliğindeki sırrı saklamakta mahirdir, fakat bu uğurda hile yapmaz.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder