1 Şubat 2015 Pazar

Gizlenen on-türk tarihi

*  Malazgirtten en az 80/90 yıl önce, bizans ordusunda
peçenek ve kumanlardan oluşan paralı asker  gruplarının varlığı az sayıda meraklı tarafından biliniyordu. Romen Diyojen'inin ordusu 200 bin kişilikti.
Alpaslan'ın **ordusu ise yaklaşık 60/70 bindi. Bu durumda bizanslılar bizi peynir ekmek gibi yerdi. Ama bize okutulan tarihte, Alpaslan'nın savaş öncesi namazını kıldığı ve allahtan zafer taleb ettiğidir. Eğer peçenek ve
Kumanlardan oluşan paralı türkler taraf değiştirmemiş olsalardı biraz zor kazanırdık o savaşı. 
Benzeri bilgi kirliliği, yakın tarihimizde de devam etmektedir. 

Liselerde çocuklarımıza Balkan Savaşı yenilgisinden,
neredeyse günümüze kadar geçen süre içinde, tarihimizin kimi yerleri puslu olarak anlatılmış ve sınırlı bilgiler verilmiştir. Türk tarihçiler malesef pek çok şeyi tam olarak yazmamaktadır. Çok az sayıdaki yazabilenler ise,genelde perdelenmektedir.  *
 
*Cengiz KARAKÖSE*
 
------
Malazgirt'ten İstanbul'a Gizlenen Ön-Türk Tarihi
 
Malazgirt'ten İstanbul'a Gizlenen Ön-Tür  Tarihi       -Muharrem Kılıç-

ÖN-TÜRKLER KİMLERDİR?
 
"Ön Türkler ya da Prototürkler, sonraki tarih devirlerinde Türkler tarafından benimsenen bazı sosyal özelliklere sahip olan,Türk dil ailesine mensup diller konuştukları tahmin edilen, ama kendilerine "Türk" dedikleri kanıtlanamayan tarihi halklara verilen isimdir. Bazı bilim adamları Ön Türkleri etnik  veya siyasi anlamda Türklerin ataları olarak kabul
ederler."[1]
Wikipedia Özgür Ansiklopedide Ön-Türkler  (Prototürkler) böyle tanımlanmış.

Nedir bu gizlenen  Ön-Türk tarihi? Gerçekten gizlenen bir tarih var
mıdır?
Yoksa, birileri  işgüzarlık olsun diye mi böyle bir kavram üzerinde duruyorlar? Gizlenen nedir?
Eğer Ön-Türk tarihi gizleniyorsa, bugün bizim  bildiğimiz tarih
bilgileri eksik veya yanlış mıdır? Ve yine, eğer Türk tarihi gizleniyorsa, kim tarafından gizleniyor?
Niçin gizleniyor? Bu gizlemenin tarihi süreç içindeki seyri  nasıldır?
Yukarıda sorulan sorulara verilecek cevaplar, "Gizlenen Ön-Türk 
Tarihi" kavramını netleştirmek açısından yararlı olacaktır. Ancak, biz  burada doğrudan yukarıdaki
sorulara karşılık vererek konuyu kapatmayı  düşünmüyoruz. Öncelikle,yukarıda sıraladığımız sorularla bağlantılı güncel  gelişmeleri sıralamak istiyoruz.

MALAZGİRT SAVAŞI ÇOK  İYİ ANLAŞILMALIDIR
Türk Milletinin yeni  nesillerine okul kitaplarında anlatılan tarih 
nerede ve nasıl başlıyor? Tarih kitaplarımızın ağırlıklı olarak Türk tarihini  işlemeye başladıkları
tarih1071 Malazgirt savaşıdır. Ve bu savaşın kazanılmış  olmasını izah ederken pek çok tarihçi(!) "Bu savaşla Anadolu kapılarının  Türklere açıldığını ve bu savaştan sonra Anadolu'nun Türk yurdu olmaya  başladığını"söylüyorlar.

- Bu söylem ne anlama geliyor?
- Tarihçilerimiz(!), "1071  yılından önce Anadolu'da Türk yoktu, bu 
savaşın kazanılmasıyla Türkler   Anadolu'ya gelmeye başladılar"  demeye getiriyorlar. Ve bu
yanlış bilgiyi Türk milletinin yeni yetişen nesillerine  de doğruymuşgibi  anlatıyorlar. (Siz kendi tarihinizi böyle anlatırsanız,  elin adamı da kalkar, "siz bu
topraklara sonradan geldiniz, işgalcisiniz, geldiğiniz  yere gidin"der.
* "Anadolu'da Türkler  azınlık" der.
* "Türk  diye bir millet yok" der.
* "Türk milleti  uyduruk bir kavram" der.
*  Siz de susar dinlersiniz.  Ve  anlamaya  çalışırsınız. 
Bunlar niçin böyle söylüyorlar diye. 
İşte bugünlerde sözde  müttefikimiz  ABD'de ve
ısrarla,  girmeye çalıştığımız AB'de bize bunları  söylemeye
çalışıyor.
En kötü  durumda iken bile bize kabul ettiremedikleri Sevr 
paçavrasını,bugün ambalajını değiştirip bize kabul ettirmeye çalışıyorlar.
İşte,  tarih bu nedenle çok  önemlidir. Tarihinizi doğru olarak
öğrenmezseniz, size dünyayı dar ederler. Ve  gün gelir, siz haklılığınızı kendi 
milletinize bile anlatamazsınız.

Bu savaşı anlatırken,  50 bin kişilik Türk ordusunun, 200 bin kişilik Bizans  ordusu karşısında yenilme  noktasına kadar geldiğini, ancak tam 
bu sırada,Bizans  ordusu içinde yer alan  bir kısım Türklerin (Bu Türklerin kimler olduğu ve Bizans ordusu içinde ne aradığına hiç değinmezler) savaştıkları insanların da kendileri
gibi Türk olduğunu  anlayınca, Bizans saflarını terk edip Türk
ordusunun saflarına geçtiklerini ve  böylece savaşın kaderinin değiştiğini de anlatmayı ihmal etmiyorlar.

BİZANS  ORDUSUNDAKİ  TÜRKLER
 
Bu durumda sormadan  edemiyoruz! Gerçekten Bizans ordusunun içinde Türkler var mıydı?
Bunun cevabını  ise gerçekleri gizlemeyen tarih kitaplarında 
buluyoruz.O dönemlerde  Bizans ordusunun içinde paralı asker olarak görev yapan çok sayıda Kuman ve Peçenek  Türk'ü bulunuyordu. 200 bin kişilik Bizans ordusunun yaklaşık olarak dörtte birini Kuman ve Peçenek Türkleri oluşturuyordu. Bu Türklerin sayısı  konusunda fikir vermesi açısından, Bizanslı tarihçilerin anlattığı bir olayı
burada anlatmakta yarar var.
Bizans imparatoru  doğu sınırlarını zorlayan Selçuklu tehdidine karşı tedbir olarak, Trakya bölgesindeki topraklarda yaşayan Peçenek Türklerinden  kurulu, tamamı 
atlı olan 15 bin kişilik (Bu rakamın ve anlattığımız olayın  kaynağı Bizanslı tarihçilerdir)   bir orduyu gemilerle ve  sallarla taşıyarak Üsküdar kıyılarına çıkarır. Amacı, burada topladığı  paralı askerleri Anadolu üzerine  göndermek ve doğudan gelen Türk tehdidini kırmaktır.
Burada Peçenek ordusunun  başbuğu Katalan kime karşı savaşılacağını öğrenir. Ve Selçuklu ordusuna karşı  savaşmayı kabul etmez. Ordusunu toplayarak kendi  bölgesine, Tuna nehri  kıyılarındaki yurtlarına dönmek ister.
Bunun üzerine  Bizans imparatoru Peçenek  ordusunun geri dönmesini önlemek amacıyla, >boğazdaki  bütün gemileri ve salları  kaldırır. (Anadolu yakasından kaldırır ki Peçenekler
bu gemi salları kullanarak  karşıya geçemesinler) Bu durumu gören Peçenek komutanı Katalan,  askerlerine hiç tereddütsüz olarak atlarını boğaza sürmelerini ve karşıya, Avrupa yakasına çıkmalarını emreder.Daha öncede Don,  Volga, Ural, Tuna gibi  güçlü akıntıları geçmiş olan
Peçenek ordusu hiç tereddütsüz atlarını boğazın  sularına sürerler. Bizanslıların korkudan büyüyen gözleri önünde büyük bir  haykırışlar, naralar, at kişnemeleri ile yeri gökü  inleten Peçenek >ordusu karşı  kıyıya çıkar.
Bu dehşet durumu gören Bizanslılar  kiliselere doluşurlar ve  Tanrıya kendilerini koruması için yalvarırlar.
Burada  tarihi kayıtlara bakalım  olay nasıl anlatılıyor:

"...birçok  Peçeneğin Bizans ordusunda hizmet aldığı ve bilhassa
1048'den sonra  sayıları artan bu ücretli askerlerin Selçuklulara  karşı Anadolu'ya gönderildiği bilinmektedir.
Ancak, bunlardan imparator Konstantinos  Monomakhos'un emri ile Üsküdar yakasına >geçirilen  15.000 Peçenek atlısı,  Bizans kaynaklarına ( Kedrenos,Zonaras ) göre  ,
böyle bir vazifeyi kabul  etmeyerek -Boğaziçi'ndeki gemiler kasten kaldırıldığı için- başbuğ Katalan'ın idaresinde atları üstünde- Bogazı yüzerek Rumeli  sahiline
çıkmışlar ve Tuna'ya dönmüşler.(1050)
[2], daha sonra da 1071 Malazgirt muharebesinde
Bizans ordusundaki bir kısım Peçenek kuvvetleri  soydaşları tarafına geçmişlerdir."[3]
Avrupa kıyılarına  çıkan Peçenek Türkleri süratle Tuna kıyılarındaki yurtlarına dönerler. Bunu  hazmedemeyen Bizans imparatoru yaklaşık 40 
bin kişilik  bir başka Türk ordusunu Peçenekler üzerine göndererek Peçenek gücünü  kırdırır. Bu olay 1051 yılında yaşanmıştır.
Demek ki 1048-1051  yıllarında  Kuman ve Peçeneklerden oluşan  yaklaşık 55 bin kişilik bir ordu Bizans devletinin  emrinde paralı asker olarak görev yapmaktadır.
Hiç şüphesiz ki, o bölgede bulunan Türk silahlı gücü sadece bu 55 bin kişiden oluşmamaktadır.  Kendi yurtlarını  korumak üzere kalanlar ile,  Bizans ordusunda paralı asker olarak görev almayan on  binlerce Türk askeri gücü daha mevcuttur.
Kısacası, Trakya bölgesi ve Tuna  havzası birer Türk yurdudur.
Ancak, bu kalabalık Türk topluluklarının bir  özelliğinden de
bahsetmek gerekir.
Bu Türklerin büyük bir kısmı, o tarihlerde bile,Türklerin Orta
Asya'da binlerce yıl inandığı bir Tek Tanrılı dini inanca  sahiptirler. Bu arada daha  evvel Hıristiyanlığı benimsemiş olan Macarlar ve  Bulgarlar gibi çok daha  kalabalık Türk toplulukları da aynı coğrafya civarında yaşamaktadır.
Tarihi  kayıtlar bu konuda bize şu bilgileri veriyor:

"...Fakat  Bizans'lı tarihçi Kedrenos(11.as<http://11.as/> ır)'a 
 göre "Dnyeper nehrinden Pannonia (Batı Macaristan)'ya kadar  Tuna'nın kuzey sahasını işgal etmiş olan"
Peçeneklerin bir ara 11  boyunu kendi idaresinde toplamağı başardığı anlaşılan başbuğ Turak ile hakimiyet davasına kalkan diğer başbuğ Kegen arasındaki mücadele(1048) ve
ikincinin Bizans'a sığınmasının yol açtığı  Trakya akını felaketle neticelendi.
Kegen Hıristiyanlığı kabul etmiş, Turak da savaşta esir düşerek 
Hıristiyan olmuştu."[4]
Yukarıdaki  bilgilerden de anlaşılacağı üzere, 1048 yılında bile  Doğu Avrupa da yaşayan Türk unsurlar kendi milli kültürlerini  sürdürmekteydiler. Bu tarihi gerçeklerin göz ardı edilmesinin nedenlerinden biri de, bu Türk unsurların
o tarihte henüz  Müslüman olmamış >olmalarıdır. Bundan dolayı da, TürkTarihini sadece Müslüman  Türklerin tarihi olarak algılayan bazı tarihçiler(!),  gerçeklerin bu cephesini  hep karanlıkta bırakmayı yeğlemişlerdir.

İSTANBUL HAKKINDA  BİLMEDİKLERİMİZ
Bize öğretilmeye  çalışılan tarihin dışında, Anadolu coğrafyası  M.Ö.
4000 yılından beri Türklerle  meskundur. Batının , İstanbul tarihini hangi yıldan  başlattığını araştırdığımızda karşımıza ilginç bilgiler çıkıyor.
Batı dünyası, İstanbul gibi  dünya cenneti bir coğrafyanın kendi ataları tarafından M.Ö. 657 yılında keşfedildiğini ve burada kurulan ilk medeniyetin bu  tarihte başladığını iddia  ediyor. Halbuki, İstanbul'da bulunan Erenköy ve  Fikirtepe yazıtlar  (Kitabeleri) bu coğrafyada M.Ö. 2000 yılından beri bir  Ön Türk devletinin varlığını haber veriyor.
İstanbul'un  tarihi konusunda, "Tarihin Başladığı Ön-Türk Uygarlığı Resmi tarihin Çöküşü"
adlı eserinde Sayın Haluk Tarcan şu tespitleri  insanlığın bilgisine sunuyor:
"İstanbul'un  tarihinin iyice anlaşılması için, yanlış verilere 
 dayanan Bizans'ı  incelemekle işe başlayacağız.

BİZANS
Bizans'ın tarihte  ortaya çıkışı konusunda anlatılan masallardan 
sadece üçünü alıyoruz. Osmanlı  kaynaklarında verilen 5'nci yüzyıl sonlarında yaşamış olan Oruç bin Adil
adlı bir tarihçi halk arasında yaygın söylentilere  dayanarak yazdığı "tevarih-i Ali Osmani (yüksek Osmanlı  tarihi)" de , Yanko bin Madyan (Madyan oğlu >yanko) başlıklı efsane yer alır.
"Hz. Süleyman'ın 3.ncü kuşaktan torunu Yanko gördüğü rüya üzerine, aksakallı  bir derviş, hükmettiği tüm ülkeler içinde  Akdeniz'le 
Karadeniz'i birleştiren yerde bir kent kurmasını ister...Kent yedi kere kurulur yedi kere
yıkılır... Tarihçi Oruç'a göre bu  kent,Hz. İsa'dan 100  yıl önce kurulmuştur.
Bizim için önemli  olan ortada daha VYZAS adı yokken bu efsanenin varlığıdır...

İkincisi şudur:
Poseidon ile Dareos'un oğulları tarafından VYZAS  adı verilmiş olan 
kişi ile Bizans tarihi (!??)  doğmuş ve bu ad kentin esas adı  haline dönüşmüştür.

"Yanko bin  Madyan masalı" İstanbul'u yeterince antik  Grek tarihine bağlayamadığından VYZAS masalı gerçek tarihmiş gibi  kabullenilmiştir.
Yunan  yarımadasında Megara'dan yola çıkan göçmenler,  başlarında VYZAS olarak
kendilerine yeni bir kent ararlar: Delf'teki Apollon tapınmağının kahinine başvururlar ve onun tavsiyesi üzerine .... -Burada masalı kısa kesiyoruz- ...Sarayburnu'na yerleşirler.- 657...Kurdukları bu kentin 
adı,VYZAS'tan bozma, VYZANTIUM, BYZANTIUM... >gibi şekillerle  karşımıza çıkar.

Demek ki bu masala  göre, çam ağaçları, böğürtlenlerin denize kadar 
indiği,Haliç ve Boğaziçi'nin billur su gibi aktığı bu doğa harikasında tarih ancak (- 657) de başlamıştır. Örneğin;
-Balkanlar, Makedonya ve Trakya  binlerce yıldan beri büyük insan kitlelerinin hareketine sahneyken -İstanbul'un  birkaç yüz kilometre yakınında TROYA uygarlığı yer alırken,

-Güneyde Batı  Anadolu'da 6 binlerde Hacılar ve Orta Anadolu'da, 7 binlerde Çatal Höyük,gibi önemli uygarlık merkezleri varken, daha adı bile
tartışma konusu olan VYZAS'ı ileri sürmek ve onun bir imparatorluğun kökeni olduğunu  iddia etmek ve bu tarihi de (-657) ile noktalamak hiçbir şekilde bilimsel mantığa sığamaz."[5]

Hıristiyan batı  tarafından uydurulan İstanbul tarihinin, ne kadar bilimsel verilerden yoksun olduğunu tarihi delilleriyle gözler önüne sermiş sayın Tarcan.  
Buna karşılık, elde mevcut tarihi buluntuların ve tarihi bilgilerin anlattıkları nedense hep göz ardı edilmiş, toplumun bilgisi  dışında bırakılmış.
Böylece,  bizlere de İstanbul'un tüm geçmişini Bizans  tarihi olarak kabullendirmişler.
Ama artık mızrak çuvala sığmıyor.
Dünyaya, olaylara, tarihe  Türk gözü ile bakan, gerçekleri ortaya 
çıkarmak için  hayatlarını vakfeden bilim  adamlarımız ve araştırmacılarımız var. Bu değerli  insanlarımızın yaptıkları çalışmaların sonuçlarından toplumumuzu haberdar etmemiz,bilgilendirmemiz gerekir. 
Böylece her şey yerli yerine oturacaktır.  İstanbul'un Ön-Türk
tarihi ile bağlantılarını ise şu >şekilde açıklıyor sayın Tarcan:

"UW-ON'lar...

OY-OĞ, KONSTANTİNAPOLİS,  BİZANS,  ASTAN-BOLIQ,  ASİTANE,İSTANBUL
....

...Bu bulgular arasında üzerinde  OZ damgaları bulunan bir toprak kap bulunmuştur tarihi >6 bin  olarak verilmiştir.

İkinci yerleşim bölgesi,  İstanbul'un Asya yakasındaki FİKİR TEPE höyüğüdür.
Buradaki buluntular  arasında da üzerinde OQ damgaları bir öteki toprak 
kap bulunmuştur. Her  iki kabın tarihi, İstanbul Arkeoloji müzesi katalogunda
6 bin olarak verilmiştir.7750 ve 3432 Nu. İle müzeye kayıtlıdırlar..

Üçüncü yerleşim bölgesi, SİLAHTARAĞA'dır, (-4/3000)lerde bakır,
çağından sonra >meydana çıkar."[6]

Bu yerleşimlere ilişkin  bilgi verildikten sonra, söz konusu yerleşim bölgelerinde bulunan kaplar ve  üzerlerindeki yazıların neler olduğuna 
da bir göz atalım:

"Uw-ON yazısı,  Erenköy/İstanbul  İ.Ö. 1980 yıllarında, Anadolu ve 
Rumeli hisarları arasından, At Öze,  Aq-Uruk Sök'erek, "at üstünde akıntıyı sökerek" İstanbul boğazı'nı geçen  bir halk"[7]dan bahsediliyor. Demek ki İstanbul  boğazını  atları ile geçen ilk Türkler Peçenekler değillermiş.

Peçeneklerden en az 3000  yıl önce de Ön-Türk toplulukları, atları ile akıntıyı sökerek (akıntıyı yenerek) karşı kıyıya geçmişler. Peşinden de;
"Erenköy'de akmermer  sütunlu ve süslü mermer kornişli bir saray yaptırmışlar ve binanın giriş  kapısının üstüne güzel bir Ön-Türkçe ile;UW-ON: AT-ATA, UÇ ETİLİS ESİS cümlesini yazmışlardır.
Kutsal on: At-Ata(nın), lider ediliş  anısı'na...
Görüldüğü gibi, yaklaşık 4bin yıl önceki Ön-Türkçe cümleyi biraz 
gayretle günümüzdeki, Türkçe'yle anlamak hiç zor değildir."[8]

Bunların dışında,  İstanbul'daki Ön-Türk tarihine ilişkin
belgelerden(buluntulardan) olan 123 adet Kandıra/İstanbul sikkelerini de burada  anabiliriz. Bu 
sikkelerin bir yüzünde de ÖG damgaları vardır.
Ayrıca, Heredot  tarihi de İstanbul'un ve  bu yörenin tarihinin Bizans masallarıyla başlamamış  olduğunu açığa  çıkarmaktadır.[9]
Görüldüğü üzere,  kendilerinin bu coğrafyada varlıklarını sağlam bir şekilde kanıtlayamadıkları için masallara sığınanlar,  İstanbul için bizi işgalci  sayıyorlar. İstanbul'u 1453 yılında Osmanlı  Türk Devleti tarafından  alınmış bir kentten ibaret görüyorlar.
Ancak, tarihi  deliller gösteriyor ki; bu  coğrafyada ne Fatih Sultan Mehmet atını denize >süren  ilk Türk'tür, ne de  Peçenekler boğazı 
atlarıyla geçen ilk Türklerdir.
Bütün Doğu Avrupa, İstanbul yöresi  ve Anadolu çok yoğun biçimde Ön-Türk kültürünün yaşandığı yerlerdir. Dolaysıyla  da o dönemlere ait olan tarih bizim tarihimizdir diyebiliriz.
Bu araştırmaları daha  da derinleştirerek, çok daha fazla maddi unsurla desteklemek gerekir.
Üniversitelerimizde Ön-Türk tarihi kürsüler  kurulmalı, bu sahada çalışacak  bilgili insanlar yetiştirilmelidir. Ancak böyle  yapılırsa bu iş ciddiyet  kazanır. Bu iş sadece bir avuç gönüllünün ve  amatörün özverileriyle sınırlı  kaldıkça, bırakın dış dünyayı, bizim kendi insanlarımız bile bu araştırmalara  ve sonuçlarına şüpheyle yaklaşmaya
devam edecektir.

Başkalarının bizim  adımıza yazdığı tarihi kabullenirsek, onların,
bizim geleceğimizi belirleme  çalışmalarını da kabullenmek zorunda kalırız.
İşte  bu nedenle Ön-Türk tarihi  büyük önem arzetmektedir.
Muharrem Kılıç
İstanbul, 25 Ekim 2007

[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%96n_T%C3%BCrkler

[2] Bk. A.N.Kurat,  Peçenek Tarihi, s.136 vd.; Gy. Moravcsik,Byz. Turc., II, s. 140, İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli  Kültürü, 26. 
basım,Eylül 2005,Ötüken Neşriyat A.Ş. s. 183'den naklen.

[3] Tafsilen bk. A.N. Kurat, ayn. esr., s.152-160, İbrahim Kafesoğlu,
Türk Milli Kültürü, >26. basım, Eylül  2005, Ötüken Neşriyat A.Ş. s. 183'den naklen.

[4] İbrahim Kafesoğlu,  Türk Milli Kültürü, 26. basım, Eylül 2005,Ötüken Neşriyat A.Ş. s182
[5] Haluk Tarcan, Tarihin  Başladığı Ön-Türk Uygarlığı  Resmi tarihin Çöküşü, Töre Yayın >Grubu ve Ön Türk  Araştırmaları Merkezi, II.  Baskı,Temmuz 2004, s. 254-255
"Mayası kötü olana bilgi belletmek, sanat öğretmek, yol kesen 
kişinin eline kılıç vermeye benzer."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder